Serefraz

‘Edebiyat’ Kategorisi için Arşiv

ismi hatırlamıyorum

In Edebiyat on Haziran 29, 2009 at 3:25 pm

ACZ’i kurcaladım yüreğimi yontarak
hani senin gezdiğin
otostop caddelerinden geçtim
hani şu yalnızlığın caddelerinden…

az gittim uz gittim cadde boyu düz gittim
hani ben de seccademe davranıp
şöyle serip en kalabalığına kaldırımın
belki de dört rekât aydınlık dağıtmak için
açtım seccademi
kaldırımın alnıma en müsait yerine

hani kalabalığın uzletine
zarif bir dua üflemek gibi
nazire olsun diye adına
hani sana yakışanından olsun diye belki de
belki de adını gülümsemek için
kalabalık bir koroyla

çok sesli bir dua adadım
kırk yedi kere
adına…

C. Zarifoğlu

istiyor

In Edebiyat on Kasım 19, 2008 at 11:54 pm

kiz-cocugu

adım ayşe olsun istiyorum ya da ayşemayşe

eloğlunun biri şiir yazsın bana

uçayım da konamayayım yere

bir sokak uzansa önüme

bilsem onun geleceği vakti

pencerelerden sarksam sarmaşıklara karışsam

kertenkeleleri ürkütsem, yok ki onlardan farkım

ah, bir de onu görünce, perdeden peçem,

bakıversem de bakamayıversem

Read the rest of this entry »

masal

In Edebiyat on Ocak 1, 2008 at 3:53 pm

Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı

Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağın rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında
Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde
Bal arılarının taşıdığı tozlardan
Ayna hamurundan ay yankısından
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
Gül tütününden doğmuş sanki
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
Saçlarını güneş destelemiş
Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu

Sivri uçurumların ucunda
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
Baba yağmurlardan anladı bunu
Yağmur suları acı ve buruktu
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu

Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat batinin büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama hala uşaktı
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
Ondan hesap sordu o da
Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi onunla
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
İyice yaşlanmıştı ama
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya
Read the rest of this entry »

üçleme

In Edebiyat on Ekim 10, 2007 at 12:22 am

Adı bilinmiyor

Ağaca bakar – görmez ağacı – kendini görür
Yola bakar – görmez yolu – kendini görür

Yukarı bakar – yıldızlar var gökyüzünde -
Görmez – kendini görür

Ve aynaya bakar – görmez kendini -
-Selâm verir
——————-

MAVİ

Gel de maviyi anlat solucana
Ne deniz görmüş
Ne nehir
Ne gök
Ne de mavi gözlü bir solucana tutulmuş -
Siz asıl bana sorun o maviyi

———————

YAPRACIĞI GÖREN BALIK
Minnacık bir balık bir yaprak gördü
Körpe – yeşil – ve yemiş bahar güneşini
-yaprak değildi
Bahardı gördüğü-
Ve o düşle fırladı denizden
Ve düştü kaldı

Balık ki yaprağı görüp sarhoşladı
O ben’im işte

Erik ağacından düşen yapracık
Damarlarında hâlâ özsuyun hazzı
Bir gözyaşıyla
Sapından sarkan

Yaprak ki düştü erik ağacından
O ben’im işte

Ve çiçekler arasındaki erik ağacı
Güneşe ve yağmura dikmiş gözünü -
-Güneş ki olduracak meyvasını
Yağmur ki besleyecek meyvasını
Meyva ki sürdürecek erik ağacını

Ağaç ki çiçekler arasında
O ben’im işte

Ve meyva ki güneş kokar
Usulcana erir ağzında
Ve bir an emip de çekirdeğini
Ya yere atarsın ya da denize

O çekirdek ki mutlu
O ben’im işte

ZAHRAD

Kurulmuş Bebek

In Edebiyat on Ekim 5, 2007 at 8:40 pm

Bunlardan önce, ah, evet
Bunlardan önce sessiz kalınabilirdi

Saatler boyunca
Ölülerin bakışı gibi sabit bir bakışla
Dalınıp kalınabilirdi bir sigaranın dumanında
Dalınıp kalınabilirdi bir fincanın şeklinde
Halıdaki renksiz bir çiçekte
Duvardaki belli belirsiz bir çizgide
Kuru el ayalarıyla
Perde bir tarafa çekilebilirdi ve görülebilirdi
Sokaktaki yağmurun hızla yağdığı
Renkli, küçük uçurtmasıyla bir çocuğun
Ayakta durduğu, bir kemerin altında
Eski bir at arabasının boş meydanı
Aceleyle, hayhuylar arasında terk ettiği

Zekayla aşağılanabilirdi
Hayret verici tüm bulmacalar
Sadece bulmaca çözülebilirdi
Sadece saçma bir cevap bulunarak hoşnut olunabilirdi
Saçma bir cevap, evet, beş veya altı harflik

Bir ömür oturulabilirdi
Öne düşmüş bir başla
Soğuk bir mezarın ayakucunda

Sıfır misali; toplamadaki, çarpmadaki, çıkarmadaki
Sonuç daima aynı olunabilirdi
Gözlerim kahrının kozasında
Yıpranmış bir ayakkabının renksiz tokası sanılabilirdi
Su gibi kendinin derinliklerinde kurutulabilirdi

Bir anın güzelliği, utançla
Şipşak çekilmiş gülünç bir siyah beyaz bir fotoğraf gibi
Sandığın diplerinde saklanabilirdi

Bir günün boş kalmış çerçevesinde
Bir mahkum veya bir mağlubun ya da bir idamlığın resmi asılabilirdi

Posterlerle duvardaki çatlaklar kapatılabilirdi
Daha uyduruk resimler katılabilirdi

Böylece kurulmuş bebekler olunabilirdi

Furug Frerruhzad
Kendi dünyalarının camdan gözleriyle görebilirlerdi

Uykudan Uyanış

In Edebiyat on Ekim 3, 2007 at 3:40 am

sleeping.jpg

Bir uyku için uykusuzum
Bir koku için
Bir selam…
Bilmediğim bir şeyle dolu bir el…
Uyanışa kadar, bilmeyeceksin sen de.
Gidiyorum bir çıkışsızlığa
Ama biliyorum
Selam vaha değildir
Ve ne de kokudur
Yoktur ben uyuyana kadar.
Ellerin ama
Ellerin niçin kaçınıyorlar benden
Öyle ki bir uyku için uykusuzum

Khalede Niyazi

korkuyorum

In Edebiyat on Ekim 1, 2007 at 2:12 am

 

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Bilmem ben

Sana benzeyen zamandan söz açmayı

Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm

Tıpkı uzun bir süre garda

El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler

Bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Korkuyorum senden

Korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşamüzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Louis Aragon

evet

In Edebiyat on Eylül 27, 2007 at 3:40 am


Evet hatırladım
Küçük basit şeyler
Yetiyor kederlenmeye
Ya mutluluğa

C. Zarifoğlu

olacağı buydu…

In Edebiyat on Eylül 27, 2007 at 2:13 am

img_4413.JPG

Kitap karıştırmanın faydaları efendim;

içindekileri bildiğinizi sandığınız kitaplarda bile,

an geliyor yeni birşeyler yakalayabiliyorsunuz.

hadi iyi okumalar :)

isim

In Edebiyat on Eylül 25, 2007 at 10:26 pm

Çalıntı bir esame ile girdim onun hayatına. Ben artık yeni bir isim, yeni bir isim olduğuma bakılırsa yeni bir hayattım. Esamiden bozma bir kelime olan esame; kocaman ağır ve meşin ciltli lügatlere göre isimler demekti ve hayat dediğimde şunun şurasında bir deftere iz düşülmüş bir isimden başka neydi ki?

ne miydi?

el- cevap

Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan Tanrı, Adem’ e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti.Ki Adem bildiği isimlerle meleklere üstün kılındı, bir sürgünün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı. İsimleri, varlıklarının beyanıydı çünkü. İsim hayattan evveldi. İsim sebebti. İsim her şeydi.

N. Bekiroğlu

su

In Edebiyat on Eylül 23, 2007 at 11:55 pm


“Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
ihtiyât ilen içer her kimse olsa yara su”

“yaralı gönlüm senin peykanından korku ile bahseder

her kim yaralı olsa suyu ihtiyatla içer”

-yaralı olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi benim yaralı gönlümde senin ok temreninin (kirpiklerinin) sözünü korkarak

söyler-

–Fuzuli- Su Kasidesi–

farklı bir bakış

In Edebiyat on Eylül 23, 2007 at 4:21 am

[Ayşegül- 129 T]

kıskanç olarak, dört kez acı çekerim:
kıskanç olduğum için,
kıskançlığımdan dolayı kendimi suçladığım için,
kıskançlığımın ötekini incitmesinden korktuğum için,
bir bayağılığın beni tutsak etmesine boyun eğdiğim için: dışarıda bırakıldığım, saldırgan olduğum, deli olduğum ve sıradan olduğum için acı çekerim.
barthes

öykü

In Edebiyat, Günlük gibi on Eylül 21, 2007 at 4:40 am

bebek.jpg

Soğuk bir kış günüydü, hemşirenin kolunun ucuna iliştirilmiş düştü düşecek bir halde yeni doğan servisine getirildim.
Yeni dünyama, hemşirenin kolu ile vücudu arasındaki boşluktan şöyle bir göz attım.
İşte tam orda gördüm seni ilk.
Sanki yıllardır orda hayatını idame ettiriyormuşcasına alışık tanıdık hatta biraz umarsızca sen de bana baktın.

-Bu da nerden çıktı şimdi diyor gibi bir halin vardı.

zihnimi bir an için meşgul ettin,fazla uzamadı senle ilgili kurgu.
Malum alışmam gereken bir dünya vardı önümde, bir kişiye takılıp kalamazdım.
Öncelikle -birazda mecburen- tavanı inceledim, sıkıldığımda mızırdandım.
Saolsun biraz yan yatmam gerektiğine karar veren hemşire hanım,
hayatında ilk kez bir bebek seviyormuş gibi hevesle önce beni kucağına aldı
omuzuna yatırdı. Bir süre öyle durduk.
İlk orda öğrendim sarılmak kucaklaşmak rahatlatıcıdır, bu bir bebek bile olsa.
Read the rest of this entry »

nazım hikmet

In Edebiyat on Eylül 21, 2007 at 12:04 am

ayrilik.jpg
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın
arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama
kendisi vardı
vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize

mehmet akif ersoy

In Edebiyat on Eylül 19, 2007 at 7:56 pm

mehmetakfersoyjm4.jpg
Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Arnavut Tahir Efendi’nin oğludur.
1873 yılında İstanbul’da doğdu, 27 Aralık 1936 yılında aynı kentte vefat etti
Read the rest of this entry »

ismi yok

In Edebiyat on Eylül 11, 2007 at 11:26 pm

sapka.jpg
inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu büyük türk şairi ben
-ve emir “kun” diyor; doğuruluyorum-
“bu ülke”den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.
bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ik dildar tohum ekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur.ellerin
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.

ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömerek
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir film de görmüştüm!

M. Ünlü

mes’ele-si olan bi dergi

In Edebiyat on Eylül 8, 2007 at 11:20 pm

mesele-001.jpg

.

In Edebiyat on Eylül 4, 2007 at 7:20 pm

(…)başının üstünden rüzgar eçiyor. Yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit kaynağı uranyum da değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden koparak çıkardığın korkunç tahrip aletinin patlayışından yükselecek alevi bekliyor. Ey bahtsız! Tarihinin hiç bir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ,bu kadar düşman olmadın. Laboratuvarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin herşey arasında yalnız ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. Bırak bu maddeyi boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemmiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde herbiri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan manevilere ve mukaddeslere, inan Ayşegül !
(…)

Peyami Safa

insana en yakın yalnızlıktır insan.

In Edebiyat on Eylül 4, 2007 at 12:26 am

alone.jpg

yalnızlık alıp karşısına kendini,
öteki kendinlerle konuşmaktır.
bakışmaktır, öteki kendinlerle;
dövüşmektir.
kimi zaman da, öldürmektir
içlerinden sana en çok benzeyeni,
benzemiyor diye.

yalnızlık, öldürmektir.

müfrezelerin peşimde olduğu kaçmamdan belliydi çünkü;
koşmalıydım ben ve koşardım
ve bir süre sonra koşa koşa,
koşmak durmaya benzerdi.
durmanın dışında koşmak bulamazdım o anda;
dururdum ve bir uçurum dolanırdı ayak bileklerime.

yalnızlık, uçurumları giyinmektir biraz da.

-hasan ali toptaş-

etki

In Edebiyat on Eylül 4, 2007 at 12:00 am

pedro-paramo_1.jpg
Marquez, yoksulluk içinde yazdığı Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazılış sürecini daha sonraları anlatırken, edebiyat çevrelerinden bir dostunun bir gece evine geldiğini ve “Sen yazı yazdığını sanıyorsun. Al da bunu oku.” diyerek Marquez’in önüne bir kitap attığını anlatır. Arkadaşı gittikten sonra Marquez kitabı büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla okur. Bitirir ve yeniden bir kez daha okur. Kitabı bıraktığında tanyeri ağarmaktadır. Kitap Juan Rulfo’nun “Pedro Paramo” sudur. Marquez kitaptan o denli etkilenmiştir ki Yüzyıllık Yalnızlık eserinde Pedro Paramo’dan bir cümle alarak Rulfo’ya bir selâm gönderir. Susan Sontag’a göre Marquez, Pedro Paramo’yu ezbere bilir. Pedro Paramo’nun hayaletlerle dolu kasabası Comala, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık eserindeki Macondo kasabası için bir esin kaynağı olmuştur.

çöz çözebilirsen

In Edebiyat on Eylül 2, 2007 at 1:26 pm

epsn0085.jpg

Dönme Dolap

In Edebiyat on Ağustos 31, 2007 at 11:37 pm

donmedolap.jpg

nerden niçin mi geldim
bilmeden bir şey diyemem, ya siz
hem hiç önemli değil
geldim, yer açtılar, oturdum
girip çıkanlar vardı
zaten ben geldiğimde
başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
gülüşler öpüşler ne bileyim hepsi
doğrusu anlamadım bir düğün dernek mi
sonra da kimileri düşünceli, durgundu
gidenler neye gitti doğrusu anlamadım
zaten ben geldiğimde
bir luna-park mı bir konser bir gösteri
bilmem pek anlamadım önüm kalabalıktı
sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti
bak dediler baktım pek bir şey göremedim
hem her yer karanlıktı
zaten ben geldiğimde
benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede
nasıl çekip gideceğim kalk git dediklerinde
çünkü çıkmak sıkışık sıralardan mesele
kalkacaklar yol vermeye bakacaklar ardımdan
az mı söylendilerdi şuracığa ilişirken
zaten ben geldiğimde

Behçet Necatigil

Varolma eğilimi

In Edebiyat on Ağustos 30, 2007 at 11:51 pm

(…)

Yeniyetmelik çağımın sonlarında, kafamda tek bir düşünce, nasıl kasvete gömüldüğümü, beni çürüten tüm güçlerin hizmetine nasıl girdiğimi hatırlıyorum…Öteki düşüncelerim artık ilgilendirmiyor beni: Onların beni nereye sürüklediğini, neye doğru yöneldiklerini çok iyi biliyordum. Yalnız bir sorunum olduğu anda, sounlara takılıp kalmak neye yarar? Bir benlik işlevi halinde yaşamaktan vazgeçip kendimi denetleme özgürlüğünü ölüme bırakıyordum; korkularım bana ait değildi artık, hatta ismim bile, o taşıyordu, bakışlarımın yerini almıştı ölüm, o bana bütün şeylerde hükümdarlığının izlerini gösteriyordu. Her gelen geçenin yüzünde bir ceset seziyordum, her kokuda bir çürüme, her sevinçte sonuncu bir yapmacık (…)

emil michel cioran

Ömer

In Edebiyat on Ağustos 27, 2007 at 2:53 am

omer-hayyam.jpg

Hayyam müridinin ardından, öteki dostları için yaptığı gibi, aynı vakar, aynı tevekkül, aynı edepli üzüntüyle gözyaşı döktü. “Yanyana oturmuştuk hayat sofrasına, bizden bir kaç kadeh önce sızıp gittiler.” Ama onu asıl kedere boğan yazmasının kaybolmasıydı. Gerçi şiirlerini hepsini yeniden yazabilirdi, en ufak vurguyu bile hatırlıyordu. Ama anlaşılan bunu istememişti; diyelim ki böyle bir ikinci nüsha hazırladı, ondan bugüne hiçbir iz kalmamıştı. Hayyam yazmasının kaçırılmasından bilgece bir ders çıkarmış gibi görünüyor: Bir daha ne kendisi ne şiirleri adına geleceğe ipotek koymaya kalkıştı.

semerkant…

Kuyruklu Yıldız

In Edebiyat on Ağustos 16, 2007 at 1:23 am

Tramvaya sirkeciden bindim. Hangi tramvaya? Evet bunuda söylemeliyim: Yeşil renkli Bahçekapı- Edirnekapı

Şimdi ben Bahçekapı-Edirnekapı tramvayında, bu tramvayın arka sahanlığındayım. İlk önce, tabiatıyle, biletçinin nüktesi ile burun buruna geldim. Bay biletçi;

-Bilet…siz! diyordu.

Ne gerek vardı bu nükteye? Arka sahanlıkta olduğumu ve bilet almadığımı, ama almak zorunda bulunduğumu, onun kadar, bende bilmiyor muydum sanki?

Aldım biletimi. Tramvay -Ben bilet aldığım için değil elbette- yürüyordu gideceği yere doğru.

Derken, Gülhane parkının orda, adli tıbbın az ötesinde – gece yarısı- basamağa bir çocuk atladı. Kapıyı -akordeon gibi açılıp kapanan demir parmaklığı- açtım; içeri girmesine yardım edeyim diye. İnanın başka hiçbir niyetim yoktu. Ama çocuk bana;

- “Gurr, gurr, gravv ” diye karşılık verdi.

Az öncede söylediğim gibi, ben balıkpazarının bir meyhanesinden dönüyordum. Bu yüzden de çocuğun ne demek istediğini ilk anda anlayamadım: Çocuk bana otomatik tabanca ile ateş edermiş.

Anlamak için gecikmişim yüzünden özür dilemenin daha uygun olup olmayacağına gerek görmeden:

-”ah ahh… kıhh” diye kıvrıldım olduğum yere: Kurşunlar bağrımı delik deşik etmişti; ben ölmüştüm artık.

Çocuk -filmimizin oğlanı- sahanlığa atladı. Ceplerimi aramaya başladı. Eline geçen her şeyi, saatimi ağızlığımı, bozuk paralarımı, kalemimi, aldığı yere koyuyordu; Allah var bunu söylemeliyim.

Sonunda ceketimin mendil cebinden -üstüne beş para etmez üçüncü kadeh ilhamları yazılmış- bir kağıt alarak, kısık ve korkunç gözlerle incelemeye başladı. Dudakları gaddar bir gülümsemeyle gerildi. Yılan ıslık çalar gibi mırıldandı:

-”Olrayt!…

Büyük planı ele geçirmişti.

İşte tam bu sırada… ben yere kıvrılmış ve ölmüş… büyük serüvenci ayakta kaderin planını inceliyor…vagonun kapısı açıldı ve önde kontrolör, arkada biletçi -ekip- her zamanki nüktelerini getirdiler.

-”Bilet…sizler!…”

Adım gibi biliyorum bizim Olraytın bileti yoktu. Üstelik, artık basamaktada değildi.Bu arada ben -tabii ve maalesef- dirilmiş doğrulmuştum. Karşılıklı çıkarlar ilk engeli derhal giderdi: Eline sıkıştırdığım biletime karşılık olarak Olrayt da bana büyük planı geri verdi. Ve:

-”Bilet…sizler!…” diye -biraz sertçe- tekrarlayan kontrolöre… Olrayt beni bitiren şahane bir jestle bileti uzattı.

Devamını merak ederseniz eğer ki çok bişey kalmadı;

-Yarın diye bir şey yoktur s.79

İyi okumalar

Akla aykırı tezler 1

In Edebiyat on Ağustos 15, 2007 at 3:01 am

jump.jpgGecenin üçüdür en uygun zaman, bahse girerim
düşünün: sabah çok yakın
oysa ışıltı yok ortalıkta
nerdeyse gece bitmiş ama sürmekte karanlık
henüz uyanmış bazıları
henüz uyumamış bazıları Read the rest of this entry »

Anket…

In Edebiyat on Ağustos 12, 2007 at 12:16 pm

Bu anket Osmanlı dönemindeki en önemli edebiyat dergilerinden biri olan Servet-i fünun tarafından 1899 da yapılmıştır. Aslında bir kaç yazar daha var ancak ben Halit Ziya ile Mehmet Rauf u tercih ettim.

Bakalım o dönem anket soruları nelermiş?

Read the rest of this entry »

çok şükür

In Edebiyat on Ağustos 11, 2007 at 10:33 pm

Duydum ki varmış gizli bir tını…

Ama müzik seni pek alâkadar etmiyor, değil mi?

Ama öyle ki, dördüncü akordan, beşinciye geçerken…

Majöre döner tını, minör düşerken…

Şaşkın Kral yakarışını bestelerken…

İnancın sağlamdı, lâkin ihtiyaç duyuyordun kanıta…

Ama âşk bir zafer yürüyüşü değildir…

Bu bir soğuk ve kırık bir yakarıştan ibarettir…

İçimize çektiğimiz her nefes bir yakarıştı…

benim âşktan öğrendiğim tek şeydi;…

.sana silah çeken birinin daha erken nasıl vurulacağı.

Galata Köprüsü

In Edebiyat, Fotoğraflar on Ağustos 6, 2007 at 10:41 pm

img_3826.jpg

[Galata Köprüsü-Ayşegül]

 

Dikilir köprü üzerine,

Keyifle seyrederim hepinizi.

Kiminiz kürek çeker, sıya sıya ;

Kiminiz midye çıkarır dubalardan;

Kiminiz dümen tutar mavnalarda;

Kiminiz çimacıdır halat başında;

Kiminiz kuştur, uçar, şairâne;

Kiminiz balıktır, pırıl pırıl;

Kiminiz vapur, kiminiz şamandıra;

Kiminiz bulut, havalarda;

Kiminiz çatanadır, kırdığı gibi bacayı,

Şıp diye geçer Köprü’nün altından;

Kiminiz düdüktür, öter;

Kiminiz dumandır, tüter;

Ama hepiniz, hepiniz…

Hepiniz geçim derdinde.

Bir ben miyim keyif ehli içinizde?

Bakmayın, gün olur, ben de

Bir şiir söylerim belki sizlere dair;

Elime üç beş kuruş geçer;

Karnım doyar benim de.

Orhan Veli

Vapur

In Edebiyat, Fotoğraflar on Temmuz 27, 2007 at 9:51 pm

 _mg_3648.jpg

Bir vapur geçer Varna önünden uyy Karadeniz in gümüş telleri

Bir vapur geçer Boğaz a doğru

Nazım usulcacık okşar vapuru

Yanar elleri

Yanar elleri

nazım hikmet

Bikes

In Edebiyat on Mart 21, 2007 at 12:08 pm

” “Hatırla sen kimdin? Burada ne arıyorsun? “Odadaki notlardan biri de buydu.Bu diğerlerinin aksine objeleri tanıtmaktan ziyade Bay boş u sorgulamaya yönlendiriyordu. Aslında Bay boş un yapmaya çalıştığı şey sorgulamak değildi.Ama bilinmez bir nedenle zihninin içinde düşünceler, görüntüler var gücüyle oradan oraya onu sürüklüyordu.

Tam böyle bir anda notun da etkisiyle fotoğraflara bakıp kendini zorladı ama zihnindeki fotoğrafın mı yoksa elindeki fotoğrafın mı peşine düşmeliydi karar veremedi.

Bay boş hala zihninin kontrolünün elinde olduğunu zannetse de damarlarında dolaşan ilacın tesiri yavaştan kendini göstermeye başlamıştı. Beyninin içinde gerçekleşen tepkimeler hormonlarının salgılanma hız ve miktarlarını değiştirdikçe Bay boş un kararsızlığı artıyordu.

Bu arada monitörün arkasındaki asistanlar ilacın etkisini açıktan görmeye başlayacaklarını hissetmiş olacaklar ki notlar almaya başladılar bu evsiz hakkında.Aslında tam olarak merak ettikleri insan zihni ilacın etkisi ile var olmayan bir dünyayı “geçmişi” kabul edebilirmiydi.”

SEREFRAZ
Yukarıda okuduğunuz metin “yazı odasında yolculuklar” kitabının 12.sayfasından sonra hikaye ye benim uygun bulduğum son…Yani bağımsız olarakta anlaşılır olduğu için paylaşmak istedim bu denemeyi.

Rubailer

In Edebiyat on Mart 11, 2007 at 3:36 pm

Esdikçe saba damen-i gül çak olmuş

Bülbül güle baktıkça tarabnak olmuş

İç badeyi çünki bad elinden nice gül

Kopmuş da dalından dökülüp hak olmuş…

Ömer Hayyam

Read the rest of this entry »

Mezarlık…

In Edebiyat on Mart 10, 2007 at 4:40 pm

Bakma kabristanın ancak saha-i medhuşuna
Durda bir müddet kulak ver nale-i hamuşuna

Kalbi hiç benzer mi bak sima-yı heybet puşuna

Kim ki dalmıştır hayatın seyl-i cuşa cuşuna

Can atar bir gün gelir yorgun düşüp aguşuna

M.Akif Ersoy
Read the rest of this entry »